KÖŞE YAZILARI

14.2.2019, 19:11 İslam Özkan Tüm Yazılarını Gör

Türkiye’nin Suriye Tahayyülü

"İçerde son bir can havliyle MHP’ye yapışan ve milliyetçi politikalardan medet uman AKP hükümetinin, aslında içerde giderek yalnızlaştığı gerçeği göz önüne alındığında dışarıda söz konusu yalpalama halinin uzun bir süre daha devam edeceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok."

Suriye’de 2011’de başlayan ayaklanmanın 9. Yılını idrak ettiğimiz şu günlerde yavaş yavaş hikayenin sonuna geliyoruz. Muhtemelen çok da uzun olmayan bir gelecekte, mesela birkaç yıl içerisinde Suriye’de belki savaş tamamen sona erecek, İdlib de dahil olmak üzere yabancı ve yerli savaşçıların durumuna ilişkin bir çözüm üretilecek ve belki de Suriye’nin siyasi yol haritası çizilmiş olacak. Şu an ABD ve Rusya dışındaki bütün aktörlerin derdi, önümüzdeki süreçte sınırları çizilecek bu yol haritasının belirlenmesine katkı sağlamak ve bir şekilde sürece dahil olmak. Türkiye’nin diğer aktörlerden farklı olarak PYD-YPG gibi bir baş ağrısı var.

Türkiye’nin bu hassasiyeti bir taraftan AKP hükümetine Suriye’de etkin bir aktör olarak varlığını sürdürmesi için motivasyon sağlarken diğer yandan da rakiplerinin eline, yeni hassas dengeler oluşturmalarına, hükümetin duyarlılıklarını kaşımalarına, karşı hamleler geliştirmelerine, yeni ittifaklar oluşturarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırabilecek atraksiyonların ihdasına zemin sağlıyor.

Şayet AKP hükümetinin Suriye’nin kuzeyinde oluşma ihtimali olan siyasal entiteye ilişkin bu hassasiyeti olmasaydı, Türkiye oyunu çok daha büyük ölçekte oynayabilecekken bu hassasiyet bazen dezavantaja dönüşebiliyor. Davutoğlu dönemi, tek derdi her ne pahasına olursa olsun Esad’ı devirme olan politikaların başarı şansı hiç yok değildi, esasen bu, Rus müdahalesine kadar mümkündü.

Ancak Esad’ın devrilmesi, süreçte aktif bir şekilde yer alan Selefi Cihadi örgütlerden, Kürtlere ve farklı etnisitelere varana kadar, Suriye’deki radikalleşen ve farklılaşan etnik ve siyasi yapıyı bir arada tutmanın dinamiklerini de bütünüyle berhava edeceğinden, şayet “Stratejik Derinlik” tezi başarılı olsaydı bile bu, kendi hezimetini içinde barındırıyordu. İki nedenden dolayı: Birincisi bu, Esad’ın devrildiği varsayımından hareketle birbiriyle en küçük kesişim noktası bulamayan siyasi ve etnik grupların birbirini boğazlama ihtimalinin oldukça yüksek olduğu yeni bir kaosu beraberinde getireceğinden. İkincisi de Suriye’de oyunu kuran, oyunun kaderini öyle ya da böyle belirleme gücüne sahip küresel aktörlerin Suriye’de Türkiye’nin istediği gibi bir siyasal yapının oluşturulmasına izin vermesinin oldukça su götürür olduğundan.

Zaten Rusya’nın 2015’teki müdahalesiyle birlikte Esad’ın devrilmesi tezi, Türkiye açısından YPG’nin yok edilmesi hedefiyle yer değiştirdi. Gelişen olaylar neticesinde Suriye’de kaybedeceğini anlayan Türkiye, ABD’nin ve Batılı ülkelerin ipiyle kuyuya inilmeyeceğini anlayınca dümeni Rusya ve İran yönüne kırmak durumunda kaldı. Daha doğrusu, Rusya ve İran ittifakıyla da Suriye’de birlikte hareket edebileceği yeni bir siyasi denge oluşturmanın zorunluluğunu hissetti ve bu yönde oldukça somut adımlar attı.

Bu manevra Türkiye’ye büyük ölçüde nefes aldırdı, ancak aynı takımla fakat farklı formayla çıkan oyuncular gibi Suriye’de sadece alt aktörlerden biri olarak yerini almasına olanak sağladı. Türkiye’nin bu manevrası olmasaydı ne Zeytin Dalı ne de Fırat Kalkanı harekâtı mümkündü. Yeni süreçte Türkiye üzerinden NATO içerisinde bir çatlak yaratabileceğine inanan Rusya, bütün bunların yanı sıra, Batılıların yalpalamalarından çok çekmiş olan Türkiye’nin hassasiyetlerini gözeten politikalar geliştirmesinin yanı sıra, bir taşta üç kuş birden vurarak Soçi ve Astana gibi süreçler sayesinde hem Türkiye’yi kazanmış hem söz konusu toplantıların meşruiyetini güçlendirmiş hem de Suriye’de bazen tavizler verse bile kendi politikalarını kısmen de olsa uygulatabileceği yeni bir aktör bulmuş oldu.

Türkiye açısından bakıldığında hedefin, Suriye’de Beşşar Esad’ı devirerek bütünüyle Türkiye’nin politikaları doğrultusunda oluşturulacak hükümet ve anayasa hayalinin gelinen nokta itibarıyla salt Kuzey’de bir güvenli bölge oluşturma ve kriz öncesi adı sanı duyulmayan YPG’yi etkisiz hale getirme seviyelerinedüşmesi oldukça hazin. Ancak yapacak bir şey yok. Baştan yanlış düğmelenen gömlek gibi, politikaların sonradan belirli bir raya oturtulması süreçleri bazen oldukça zorlu olabiliyor. Geçmişin hayaletleri, bazen insanın yakasını öyle kolay kolay bırakmayabiliyor.

Evet gelinen nokta, ABD’nin bölgeden çekilmesi sonrasında (ki bu çekilmenin aslında büyük ölçüde sembolik olduğunu ve YPG’ye yönelik desteğini bir şekilde sürdüreceğini görmemek imkansız) büyük ölçüde güvenlik bölgesi meselesi. Bir de geriye kalıyor İdlib.

Ancak bu konularda bile Türkiye’nin müttefiki olarak gördüğü ülkeleri ikna etme noktasında yaşanan acziyet oldukça dikkat çekici. Türkiye’deki medya tek merkezden kontrol edildiği için yaşanan fiyaskolar basına pek yansımıyor ama, ne Rusya ne de ABD, Türkiye’nin istediği gibi bir güvenli bölge inşa edilmesine şu ana kadar rıza göstermiş değil. Ancak ordu, sınırlarını zorlayarak Fırat Kalkanı ve Zeytindalı operasyonlarında olduğu gibi de facto bir durum oluşturursa bu iki küresel aktörün Fırat’ın doğusuna yönelik bir operasyona ya da Kuzey Suriye’de güvenli bir bölge inşa edilmesine kerhen onay vermesi zayıf bir ihtimalle olsa bile mümkün görünüyor. Ancak bunların da karşılıksız olması mümkün değil.

Bu gelişmelerin ardından BBC’nin haberine göre Türkiye ve ABD heyetleri arasında Ankara'da yapılan Suriye görüşmeleri, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın "ABD askerleri, Suriye'nin kuzeyindeki Kürtleri korumaya yönelik bir anlaşma olmadan çekilmeyecek" açıklamasının gölgesinde gerçekleştirildi.

ABD içerisinde yer yer çatlak sesler çıkmakla birlikte, Bolton’un ziyareti sırasında ve sonrasında yaptığı açıklamalara bakıldığında genel kanı, ABD müesses nizamı içerisinde Trump da dahil olmak üzere YPG’nin arkalanması konusunda bir fikir birliği var gibi görünüyor. YPG unsurlarına IŞİD’a karşı mücadele noktasında beş yıldır büyük yatırımlar yapan Washington yönetiminin asıl derdi, Türkiye’yi bütünüyle karşı kampa itmeden ve onu küstürmeden bunun nasıl başarılacağı. Erdoğan’ın Trump’la yaptığı telefon görüşmeleri ve Bolton’un ziyareti sırasında her iki tarafın da ortaya koyduğu tavır, (Trump’ın Türkiye’ye yeşil ışık yakıyormuş gibi yapıp öte yandan YPG’yi de bütünüyle sahipsiz bırakmayacaklarını ima eden açıklamaları, Bolton’un ziyaretinin ardından ortak basın toplantısı yapılmaması vs.) yukarıdaki söylediklerimizi doğrular nitelikte.

Öte yandan yiğidi öldür hakkını ver atasözü mucibince Türkiye’nin de boş durmadığını söylemek mümkün. Türkiye’nin şu ana kadar gerçekleştirmiş olduğu iki harekatı sonucunda nüfuzu altına aldığı bölgelerde yol, köprü, okul, hastane vs. gibi alt yapı faaliyetleri gerçekleştirerek, demografik yapıyı  ufak dokunuşlarla kendi siyasi ajandasına uygun hale getirme, yumuşak güç üzerinden etki alanını artırma çabaları, Suriye’de birilerinin tavsif ettiği gibi “fiziki güç” olarak kalıcı olma anlamında değil belki ama yazının başında belirttiğimiz Suriye’de yol haritasının çizilmesi hedefinden vazgeçmediği yönünde güçlü bir mesaj olarak okunabilir.

Ancak Türkiye’nin iki sorunu var: Bir ne yardan ne de serden vazgeçme politikaları ikincisi de Davutoğlu döneminden kalma potansiyelinin çok üzerinde bir güç vehmetme alışkanlığı.  Bu politikaların özellikle ilkinin bütünüyle yanlış olduğunu söylemek istemiyorum, ikinci sıkıntı, daha mutedil bir noktaya çekildiğinde bir avantaja dahi dönüşebilir. Anlaşılamayan şey, söz konusu politikaların oturaklı ve kalıcı politikalar oluşturma noktasında içinde barındırdığı eksikliğe ve bu çabaların büyük ölçüde dışarıdan bakıldığında yalpalama ve dengesizlik olarak algılanmasına ilişkin hiçbir önlem alınmaması.

Erdoğan’ın 4 milyon mültecinin ülkenin kuzey şeridinde oluşturulacak bir güvenli bölgeye yerleştirileceğine ilişkin açıklamasında da görüldüğü gibi üzerinde yeterince düşünülmeden yapılmış açıklamalar, hesapsız kitapsız meydan okumalar, kendini olduğundan çok daha güçlü gösterme çabaları, papaz krizinde de görüldüğü gibi söz konusu meydan okumaların Türkiye’nin elini güçlendirmek bir yana ciddiyet eksikliği algısına yol açması gibi hususlar, ülkenin gerçekten bir dış politikası var mı sorusuna şüphe ile yaklaşılmasına yol açıyor. İçerde son bir can havliyle MHP’ye yapışan ve milliyetçi politikalardan medet uman AKP hükümetinin, aslında içerde giderek yalnızlaştığı gerçeği göz önüne alındığında dışarıda söz konusu yalpalama halinin uzun bir süre daha devam edeceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09